GazeteBalkan

Konser Coşkusu Yerini Hüzne Bıraktı!

Konser Coşkusu Yerini Hüzne Bıraktı!
14 Kasım 2016 - 10:00 'de eklendi ve 550 kez görüntülendi.

Romanya’nın ünlüsü, Romen halkının büyük çoğunluğunun yakından tanıdığı ilk ve tek Türk sanatçı Gazi Demirel konser için gittiği Paris’te Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney’in mezar anıtlarını ziyareti sırasında yaşadığı nostaljiyi ve hüznü Gazete Balkan okuyucuları için kaleme aldı.

Sabahın köründe erken kalkmayı hele (saat 3-4 sularını) hiç mi hiç sevmem. Ama yapacak bir şey de yok. Biletler sabahın erken saatine alınmıştı. Hayatımda hiç görmediğim büyüklükteki uçağa giderken yanımdakilerine, ‘’Bu uçak kalkar da inişi nasıl olur’’ diye fısıldıyordum. Uçağa karşı fobim olmasına rağmen biniyoruz merete mecburen. Konser adresi bu kez Fransa’nın NANTES ve PARİS şehriydi. Konseri organize edenin ise daha sonra aslında inşaat firması sahibi ama işçileri gibi çalıştığı belli olan, elleri nasırlı Daniel isimli bir Romen olduğunu o dev meret alana inince, bizleri karşılayınca öğrenecektik.

Yolculuk nasıl geçti sorusuna malum cevap verildikten sonra Daniel dediki, ‘’Ben çoktandır sizleri buraya davet etmek istiyordum, Demekki bu tarihe kısmet oldu. Aslında müziğe karşı hobim var ama hiç bir aleti çalmayı beceremedim. Hevesimi bu şekilde gidermekteyim. Buradaki romen kamuoyunun istediği sanatçıları getiriyorum. Tahminler hep tutuyor, konser iyi geçiyor’’ dedi. Madem konu açıldı ben de, ‘’Anladığım kadarıyla siz hiç bir romen sanatçı çağırmamışsınız, Sadece benim okuduğum türkçe ve arapça şarkılarla sizce insanlar tatmin olcak mı’’ sorusuna, kendinden emin ve kibarca ‘’akşam olsun görürsünüz’’ yanıtını verdi.

Konaklama, yemek vs. konser alanına geçtik. Masalar Romen folklörü işlemeli örtülerle donatılmış, çiçekler vazolarında yerini almıştı. Ses kontrolleri sonrası orada günlük program yapan fransız sanatçı ile romen folklörü 15’er dakikalık program yaptı. Ardından biz sahneye çıktık ve Allah ne verdiyse yüreğimizi de ekleyerek şarkılarımızı seslendirdik. Sahnedki coşku ve oradaki insanların konser sonrası samimiyetlikleri resim fasılları bize konserin iyi geçtiğini teyit etmeye yeterdi. Ertesi gün NANTES’e 70 km. uzaklıkta bulunan Atlantik Okyanusu’nu da ziyaret ettik. Okyanusun ötesi Amerika görülüyor. Bir de meşhur şatoları. Açıkçası zevkliydi oraları görmek. Nantes konseri bu şekildeydi. Sıra bu kez Paris şehriydi. Burada da hınca hınç dolan 400 kişilik bir restaurantta şarkılarımızı seslendirdik. Romen halkı sevgisini bir kez daha gösterdi. Saygı ve şükranlarımı sunuyorum bu arada. Sıra geldi muhteşem şehre!

Paris’i burada size anlatacak değilim ki bilinen bir yer. Eyfel Kulesi, Mona Lisa’nın mumyası ve gerçek tablosu, Venus de Milo, Liberty Leading the People, Delacroix’nın tabloları dahil 35 bin tarihi eserin bulunduğu Louvre Sanat Müzesi, Notre Dame Katedrali, Sacre Coeur Bazilikası, Şanzelize Caddesi, Pantheon, Sainte Chapelle ve Les Invalides benim mezarlık kalan zaman diliminde ziyaret edeceğim yerler olacaktı.

Ancak Paris’in benim için bir başka önemli bir özelliği var. Dünyaca bilinen ünlülerin yattığı Paris’teki ‘’Cimetiere du Pere-Lachaise’’ mezarlığı aynı zamanda iki büyük Türk sanatçısını da bağrında ağırlıyor. İki değer, iki aydın, iki sanatçı, İKİ İNSAN! Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya!

KONSER SONRASI İLK İŞİM MEZARLIĞI BULMAK OLACAKTI

Paris’e gelip de bu iki yiğidi burada ziyaret etmemek olur mu, benim için olmaz. Onlar halkın sanatçıları ve aydınlarıydı. Sabah kalktık, yola koyulduk. Ve sonunda meşhur mezarlığı bulduk. Şehrin içinde bir yer zaten. İlk iş dolaşmamız için verilen aracı park etmek olacaktı. Gideniniz olmuştur ki Paris’te park ücretleri genelde kart ile ödeniyor. Neyse bir taksi şöförünün o cihaz önünde belirmesi üzerine Fransızca diline FRANSIZ olan ben kendisine, ‘’Hello, o da bana ‘’ bonjour’’ dedi. Gerisi malum, vaziyeti her zaman olduğu gibi bir kaç dil bilen doktor eşim kurtaracaktı. Konuşmaları esnasında adamın arap olduğunu farkettim. Çünkü araplarda P harfi B diye okunur. Yani ‘’pana atunci’’ yerine ‘’Bana atunci’’ derler. P harfini her zaman  B diye okurlar. Arap şoför kendi kartını kullandı biz de ona elden para verdik. Ve arapça bilen ben bu kez kendisine teşekkür ederek bır de müzik albümümü hediye ettim.

Jim Morrison, Fryderyk Chopin, Oscar Wilde, Edith Piaf, Yves Montand, Marcel Proust, Moliere, Honore de Balzac ve daha nice ünlü kişinin bulunduğu devasa Pere-Lachaise….. Mezarlık değil sanki el işlemeli taş ve mermer müzesi. Koca, devasa bir yer. Ve belkide inanmayacaksınız ama insanların koşu yaptığı, yürüyüş yaptığı bir park gibi de kullanılıyor.

Bir kaç girişi olduğunu sonradan öğrendiğim dev kapılı ana girişinden heyecanla mezarlığa girdim. Hemen sol tarafta information dedikleri danışma odasına geçtik. Sıra vardı. Dev bir mezarlık. Mahalle büyüklüğündedir. Herkes birini soruyor, görevliler de dev haritadan bulmaya çalışıyor….. Sıra bize gelmişti. Böylesi iki değerli sanatçının mezarlarının yabancı bir ülkede olması nedeniyle biraz da duyduğum utançla görevlilerin ‘’BONJOUR’’ dileklerine karşın direk ben, ‘’Ahmet Kaya, Yılmaz Güney’’ dedim.

Haritaya bakmadan ingilizce ile ‘’Ahmet Kaya 71, Yılmaz Güney 62 numaralı alandalar’’ deyince dizlerimin bağı çözüldü. Düşünebiliyor musunuz! dünyaca bilinen ve ünlüleri bağrında bulunduran o dev mahalle büyüklüğündeki devasa mezarlıkta tek soruya tek cevap vermişlerdi. Haritaya bakmaya bile gerek görmemişlerdi. Bu beni şaşkına çevirmişti. Demek ki Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney’ı herkes tanıyor, biliyordu. Kısa bir şok ardından bu kez eşimle alanı bulmaya koyulduk. Ve nihayet oradaydık. Anıt mezar, sanki bir müze!

‘’HOŞÇA KAL SEVGİLİ ÜLKEM’’

‘’Tarifi imkânsız acılar içindeyim. Gurbette akşam oldu yine rüzgâr peşindeyim. Yurdumdan uzak yağmurlar içindeyim, akşam oldu, sürgün susuyor” dizelerinin kazındığı Ahmet Kaya’nın mezarı başındaydık.

Mezarı, onun yaşamının bir özeti olarak şekillendirilmiş sanki. Doğduğu topraklar, güneş, nazar boncuğu, bir selvi ağacı, içine doğduğu kültürün silueti ile birlikte, bacağı kırık bir mangal, ve hasretiyle tutuştuğu şehir İstanbul’un silueti ile öksüz bıraktığı enstrümanları mezar taşının üzerine işlenmiş.

Ve ayrıca müziğin evrenselliğine atıfta bulunduğu bağlamasının yanı başına piyanosu da mermer üzerinde yer almış.

Ancak bir de Ahmet Kaya’nın mezarına gidenlerin mezar uzerine abuk subuk isimlerini ve tarihlerini kazıması yok mu işte o utancımı daha da arttırmıştı.

Bütün bunları beynime nakşederken bu kez tarifi imkansız duygular içindeydim.  Donuk şekilde mezarın üstünde  bakışlarımı gezdirirken ben, birazdan yüzüme doğru uzanacak bir mendilin göz yaşlarımı sildiğinde ne halde olduğumu farkedecektim. Evet ağlıyordum. Duygusal olduğumu herkes bilir. B undan utanmam! Bir sanat adamı yurdundan sürgün olmamalıydı, kalmamalıydı. Sonu böyle bitmemeliydi.

Arkama bakına bakına bu kez 62 nolu Alana gittik. Büyük üsta Yılmaz Güney var orda. Hayatı filmlerdeki gibi maceralarla dolu olan usta Yılmaz Güney’in mezarı ise sade! İsmi alt tarafa yazılı. Hani dikkatli bakmazsanız göremeyebilirsiniz. Hemen orada bu sefer başka görevliler belirdi. Eşime tercüme yapmasını isteyerek, hem Ahmet Kaya hem de Yılmaz Güney’in mezar anıtlarında neden bu kadar çok çiçeğin olduğunu sordum. Cevap: ‘’Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarları sevenleri tarafından yılın 12 ayı, 365 günü taze çiçeklerle donatılmaktadır! Onlar çok seviliyor!

Sevilmekteler başım dik, gururluyum. Yurtlarında değil elin memleketindeler ve başım eğik.

Allaha ısmarladık, IŞIKLAR İÇİNDE UYUYUN diyerek ayrıldık ordan.

konser-coskusu-yerini-huzne-birakti konser-coskusu-yerini-huzne-birakti1 konser-coskusu-yerini-huzne-birakti2

 

SON DAKİKA HABERLERİ
Reklam
İLGİLİ HABERLER